içinde

Yorgun büyüklere emanet yalnız çocuklar…

Annem Sivas’ta doğup büyümüş. Genç yaşta evlenen dayım ve çocuklarıyla birlikte yaşıyorlar o zaman. Ev Sivas’ın merkezinde bir avlunun içinde, avludan hemen sonra sokak başlıyor.

Annemle büyük dayımın oğlu yaşıt ve evin en küçükleri onlar, 5 yaşında falanlar.

Babaanne, yani dedemin annesi hayatta henüz. Ama o kadar yaşlı ki – katarakttan falan – gözleri görmüyor.

Gelin görün ki evin cümle ahalisi iş-güç gailesiyle çıkıp gidince, çocuklara birkaç saatliğine de olsa göz (!) kulak olma işi – mecburen – babaanneye kalıyor.

Güneşli günlerde babaanneyi avlunun hemen dışında bir sekiye oturtuyorlar; annemin eteğini bir eline, dayımın oğlunun gömleğini öbür eline tutuşturuyorlar. Yanlarına da börek, sarma gibi bir şeyler bırakıyorlar acıkınca yesinler diye. Gözleri görmeyen babaanne, bir elinde torununun eteğinin ucu, diğer elinde torununun çocuğunun gömleğinin köşesi, oturup ev ahalisinin dönmesini bekliyor.

İşte bu sonu gelmeyen bekleyiş günlerinde, yeğenine göre daha haşarı ve özgürlüğüne daha düşkün olan annem, mutlaka bir punduna getirip, eteğinin ucunu babaannesinin elinden kurtarmayı başarır, sokağın karşısına kaçarmış. Gözleri seçemeyen zavallı kadın da yalvarıp dururmuş haylaz torununa: “hadi gel yavrum n’olur, bak araba çarpacak!”

Benim çocukluğumun da büyük kısmı dedemle anneannemin evinde geçti.

Annem sabahları işe gitmeden beni onlara bırakırdı. Eğer okul yoksa, sabahın kör vaktinden akşam annem ya da babam gelip alana kadar oradaydım yani.

Ellerinden geldiğince nazlarlardı beni rahmetliler. Dedem bana köfte yapardı mesela, uyuyup uyanmışsam anneannem su ılıtırdı yüzümü yıkamam için. Beni kırıp üzdükleri, bana seslerini yükselttikleri tek bir an bile hatırlamıyorum.

Ama o kadar işte. Ne onlar benim dilimden anlayabilirdi ne ben onların.

Anneannem önüne başörtüsünü açıp saçlarını tarardı, ben de başörtüsüne dökülen saçları dışarı silkelerdim.

Suların kesik olduğu zamanlarda dedemle camiden su taşırdık eve.

Sela verilirken kulak kesilirdim ki ölenin kimliğini eksiksiz olarak raporlayabileyim.

Yanan sobanın ızgarasından çıtırtılara bakardım.

Sıcak yaz günlerinde, dedemin bir salça tenekesinin içinde biriktirdiği paslı çivileri yere çakıp üzerlerine bir bez parçası gererek karınca yuvalarına gölgelik yapardım.

Kilerde duran eski gazete yığınının içinde okuyacak bir şeyler arardım.

Odanın baştan savma sıvasındaki kabartıları sayardım.

Birbirinin aynısı yüzlerce gün…

Kim bilir, onlar için de benim sorumluluğum ağırdı belki. 70 küsur yaşındaki dedem okula kendisi bırakırdı beni “ne olur ne olmaz” diyerek. Sokağa çıksam da kaybolsam, peşimden gelip arayacak mecalleri yoktu ki zavallıların.

Kötü bir çocukluk geçirdiğimi söyleyemem asla. Ama çocukluk dendiğinde aklıma gelen en net düşünce sıkılmaktır. İki ihtiyardan başka kimsenin olmadığı o karanlık 1 oda 1 salondan müteşekkil yer evinde sıkıntıdan patlayarak geçti çocukluğum. Bana göz kulak olmak zorunda kalmak onlar için ne kadar yükse benim için de onların yaşlılığının ağırlığını sırtımda taşımak o kadar bunaltıcıydı.

Gençliklerinde çocuk büyütmekten ve büyüklerine hizmet etmekten belleri bükülmüş ninelerin ihtiyarlıklarında da torun bakmak zorunda olmaları, torunlarını ne kadar seviyor olurlarsa olsunlar, çok da adil gelmiyor bana. O yüzden ne zaman küçük bir çocuğun elinden tutmuş yaşlı bir amca ya da teyze görsem ikisine birden acırım. Biri ihtiyarlığında dinlenemiyor, diğeri çocukluğunu yaşayamıyor demektir çünkü. Keşke dedeler, nineler ve torunları sadece birbirlerini şımartmak için varolabilseler…

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yükleniyor …

Yükleniyor …

0

Ne düşünüyorsun?

Deniz Demir tarafından yazılmıştır.

ankara doğumlu.
okumayı mizah dergilerinden öğrendi; melankolisi annesinden miras.
ilk aşkı atilla atalay’dır.
savaş muhabiri olayım diye odtü’de uluslararası ilişkiler okudu, onun yerine finans sektörünün beyaz yakalı kölelerinden oldu.
eline bir maşa almışsa iki ucunu mutlaka şık şık birbirine çarpar.
bir hesap makinesini, clear tuşuna hunharca arka arkaya basmadan kullanmaya başlamaz.
çocukça bir şey yapmadan önce mutlaka "ben yetişkin bir insanım, canım ne isterse onu yaparım" der.
düşerse ve yüzü betona çarparsa hiç tereddüt etmeden “ah!” diye bağırır.
ilk editörü “bunu insan okuyacak vicdansız!” şeklinde serzeniştiğinden beri kısa cümleler kurmaya çalışıyor.
hala.

1500. Gösterisinde İlk Kez Dijital Platformda!

Zack Snyder’dan Mesaj Var! ‘Justice League: Snyder Cut’ Teaser Yayınlandı