içinde

Perspektif ve diğer putlar

Ne çok şeyi öylece alıp kabul ediyoruz.

Gökyüzünün mavi olduğunu, gecenin tekinsiz ve babamızın ölümsüz olduğunu mesela…

“Mavi” kavramının ne olduğunu sorgulamıyor, atom bombasının sabahın seherinde patlatıldığını ve babamız şanslıysa ondan sonra öleceğimizi aklımıza getirmiyoruz hiç.

Ve sayısallaştıramadığımız bilgiyi reddediyoruz.

Çünkü Aydınlanma Çağı’ndan bu yana yaşantılarımız üzerinde hükümranlığını ilan eden pozitif bilim sadece ölçülebilir olanı “var” kabul ediyor. Haliyle, her insan için aynı biçimde var olan, ölçülebilir olan ifade bulurken, subjektif olan geri plana itiliyor. Aşkı hormonal tepkilere (feromonlar, oksitosin, serotonin gibi nörotransmitterlerin salgılanması vs.), güzelliği matematiksel oranlara (altın oran, 90-60-90 vs.), iyiyi faydaya indirgiyoruz.

Perspektif de işte tam bu noktada karşımıza çıkıyor.

Özetle, çizimi yapan veya bunu gözlemleyen kişinin bulunduğu sabit bir nokta temel alınarak, çizimin yalnızca tek bir merkez noktası, tek bir ufuk çizgisi, tek bir ölçüsü olması; resmin derinliğine doğru ilerleyen tüm yatay çizgilerin kaçışının bu tek merkez noktasına göre düzenlenmesi ve resmin bütününde her şeyin birbiriyle doğru oranlarda bulunması gerektiğini “emreden” bu teknik de sorgusuz sualsiz kabullendiğimiz standartlardan biri.

Peki, resmin amacı gerçekliği birebir kopyalamak mıdır, yoksa gerçekliğin malzemesine ve mimarisine olduğu kadar anlamına ilişkin de bir kavrayışı sağlamak mı?

Rus Ortodoks kilisesine mensup bir teolog ve din adamı olmasının yanı sıra bir filozof, fizikçi, matematikçi ve elektrik mühendisi olan Pavel Florenski bu konuda şu soruyu sorar:

“Belli bir anda sabit duran belli bir kişinin tek gözünü kapatarak gördüklerini yargılaması ve yorumlamasıyla ortaya çıkan tasvire ‘objektif’ diyebilir miyiz?”

Bolşevik ihtilalinin hemen ardından Ortaçağ’dan kalma bazı ikonaların kıymetli ve saklanmaya değer olup olmadıkları konusunda karar vermek üzere kurulan bir komisyona uzman olarak atanan Florenski, sözün tam anlamıyla “can havliyle” bu tarihi hazineleri korumaya çalışırken, aydınlanma çağının putlarından – ironik evet – biri olan objektif bakışı sorgulayan bir ilk-eseri, sanat eğitimin önemli referans metinlerinden birini ortaya çıkarıyor: Tersten Perspektif

Aynı anda görülemeyecek kısım ve yüzeylerin birlikte gösterildiği; binaların her iki yan cephesiyle beraber, yüzlerinse önden bakıldığında şakaklar ve kulaklar öne doğru dönmüş, adeta bir düzlem üzerine yayılmış şekilde çizildiği 14., 15. ve bazı 16. yüzyıl Rus ikonalarındaki perspektif yoksunluğunun bilinçli bir tercih değil de bir tür rastlantısal hatalar silsilesi olduğunu düşünmek neredeyse imkansızdır. Bu noktayı vurgulamak için şöyle der Florenski:

“Zannedersiniz ki Bizans’ın son dönem ressamları hayatlarında hiçbir binayı normalde durduğu gibi görmemişler.”

Florenski’nin, sanattaki iktidarını perspektif vasıtasıyla sürdürmekte olan pozitivizmin, insanın öznel bakış açısı üzerinde tahakküm kurmasından duyduğu bu rahatsızlığı, içinde bulunduğu çağda yaşanan gelişmelerle açıklamak mümkün olabilir. Neticeten, onun Bolşevik Rusya’sında Tersten Perspektif’i yazdığı sırada Tristan Tzara Fransa’ya gelerek Dadaizm akımını başlatıyor, Freud, gözün ardında yatan ve algıyı şekillendiren bilinçaltı katmanlarını araştırıyordu. Üç boyutlu bir nesnenin gölgesi iki boyutlu olabiliyorsa belki üç boyutlu nesneler de dört boyutlu başka bir formun yansımasıdır diyen Duchamp’ın retina konusunda hakim anlayışı yıkmaya çalışması da yine aynı döneme rastlıyor.

Bense, haddim olmayarak, bütün bu çırpınışın ardında daha basit bir açıklama olduğuna inanıyorum. Satırlar arasında gezindikçe, Florenski’nin asıl rahatsızlığının, perspektifin sanatsal yaratıcılık üzerindeki sınırlandırıcı etkisinden değil de onu, doğayı ve kozmik süreçleri bir yaratıcıdan vareste olarak tanımlayıp tarifleyen bilimin sanattaki yansıması olarak görmesinden kaynaklandığını anlamak zor değil.

Onu 8 Aralık 1937’de idama gönderirken Bolşeviklerin aklında da bu düşünce mi vardı bilemiyorum. Ama kendisi de bir bilim adamı olmasına rağmen, sırf gözle görüleni açıklayabiliyor diye, nesnelerle bağ kurmanın tek yolunun objektif bilim olamayacağını savunması, kafalarını bayağı karıştırmış olsa gerek.

Ben de bu ilk yazımda sadece sizleri değil, farkında olmadan mütevazı mecramızın isim babası olan bu zeki ama talihsiz adamı da selamlamak istedim.

Merhaba.

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yükleniyor …

Yükleniyor …

0

Ne düşünüyorsun?

Deniz Demir tarafından yazılmıştır.

ankara doğumlu.
okumayı mizah dergilerinden öğrendi; melankolisi annesinden miras.
ilk aşkı atilla atalay’dır.
savaş muhabiri olayım diye odtü’de uluslararası ilişkiler okudu, onun yerine finans sektörünün beyaz yakalı kölelerinden oldu.
eline bir maşa almışsa iki ucunu mutlaka şık şık birbirine çarpar.
bir hesap makinesini, clear tuşuna hunharca arka arkaya basmadan kullanmaya başlamaz.
çocukça bir şey yapmadan önce mutlaka "ben yetişkin bir insanım, canım ne isterse onu yaparım" der.
düşerse ve yüzü betona çarparsa hiç tereddüt etmeden “ah!” diye bağırır.
ilk editörü “bunu insan okuyacak vicdansız!” şeklinde serzeniştiğinden beri kısa cümleler kurmaya çalışıyor.
hala.

Bir Bakışta Enola Holmes İncelemesi

Vizyon tarihleri yine değişti