içinde

Neye göre kime göre

Duygusal olarak ne kadar olgun olduğumuzu zannedersek zannedelim, özünde, kavrayışımız miyoptur. Herhangi bir tavrı benimserken ya da belirli bir şekilde hareket ederken kendi niyetimizi biliriz ve kendimizi bu niyet çerçevesinde değerlendiririz. Oysa başkalarını yargılarken direkt davranışlarını baz alır, ruh durumumuza, tecrübelerimize, konjonktüre ya da belki Hanlon’un Usturasına göre bir çıkarım yapar, davranışlarının eksenini çizen niyeti göz ardı ederiz.

Sevgimizi gösterirken ya da bize verilen değeri tartmaya çalışırken de durum farklı değildir. Hep kendi terazimizi kullanırız. Muhatabımızın ihtiyaçlarını ve beklentilerini de kendi “verdiklerimiz”in kıymetini de kendi durduğumuz noktadan değerlendiririz, ne yaptığımızın farkında bile olmadan.

Mademki film değerlendirmeleri yapılan bir mecradayız, örneğimiz de ona göre olsun.

Bundan binlerce yıl önce bir film izlemiştim. O zamanlar TRT2’de – belki de daha TV 2’ydi tam hatırlamıyorum – güzel filmler gösterirlerdi. Hatta Olivier Olivier’yi de o zamanlar izlemiştim. Sonra başrol oyuncusunu (Gregoire Collin) Before the Rain’de yan rollerden birinde (Kiril) görünce nasıl da şaşırmıştım. Ama bu filmin adını hatırlamıyorum maalesef…

Her neyse, dağılmayalım…

Filmde esas kızımız bir tür fiksasyon geliştirmişti. Bir adamın kendisini sevdiğine ikna olabilmesi için adamın, Romeo’nun meşhur monoloğunu kendisine ezberden okumasını istiyordu. Hani, “Dur hele! Şu karşıki camdan süzülen ışık da ne?” diye başlayıp, “Bak nasıl dayıyor yanağını eline! Ah şu elin giydiği eldiven olsaydım da, dokunsaydım o yanağa!” diye biten tirat…

İşte bu, kızımızın terazisi… Onun dünyasında aşkın ifadesi bu…

Esas oğlansa, kıza aşık olmasına aşık fakat ne bu romantizm işlerinden anlıyor ne de ezberi kuvvetli. Kendi ölçeğine göre başka hiç kimse için yapmadığı “fedakarlık”lar yapıyor kız için. Ne fayda? Kızın terazisinde bir ağırlığa karşılık gelmiyor ki onca özveri…

Oğlan, “verdikleri” karşısında o bayat monoloğun ne kıymeti olabileceğini anlayamıyor bir türlü… Kız da bu kadar basit bir şeyi ondan neden esirgediğine anlam veremiyor… Karşılıklı içerleyip duruyorlar film boyunca.

Tıpkı farklı dillerde “seni seviyorum” demeye benziyor budurum… Muhatabınızın kelime haznesinde o sözcüklerin bir karşılığı olmadığı sürece söylediklerinizi defalarca ya da daha yüksek perdeden tekrar etmenin bir anlamı olmuyor… E niyet dediğiniz şeyi de kişinin gözüne bakınca anlamak mümkün olmadığından, ya siz onun dilini öğreneceksiniz ya da o sizinkini…

Ne düşünüyorsun?

Deniz Demir tarafından yazılmıştır.

ankara doğumlu.
okumayı mizah dergilerinden öğrendi; melankolisi annesinden miras.
ilk aşkı atilla atalay’dır.
savaş muhabiri olayım diye odtü’de uluslararası ilişkiler okudu, onun yerine finans sektörünün beyaz yakalı kölelerinden oldu.
eline bir maşa almışsa iki ucunu mutlaka şık şık birbirine çarpar.
bir hesap makinesini, clear tuşuna hunharca arka arkaya basmadan kullanmaya başlamaz.
çocukça bir şey yapmadan önce mutlaka "ben yetişkin bir insanım, canım ne isterse onu yaparım" der.
düşerse ve yüzü betona çarparsa hiç tereddüt etmeden “ah!” diye bağırır.
ilk editörü “bunu insan okuyacak vicdansız!” şeklinde serzeniştiğinden beri kısa cümleler kurmaya çalışıyor.
hala.

Süreğen yeniliğin sonsuz tekrarı: Tarih

Deprem, cehalet ve rant