içinde

“Eski” ile “klasik” arasındaki ince çizgide: Cimri

Ev sınırları dışında anı üretmenin mümkün olmadığı bu karantina günlerinde pek çoğunuzun yaptığı gibi ben de eski defterleri karıştırıyorum. “Hey gidinin” altyazılı iç çekişler eşliğinde gerçekleştirdiğim bu son derece doyurucu etkinlik sırasında karşıma, geçtiğimiz yıl bu zamanlar Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncularından izleme fırsatı bulduğum “Cimri” çıktı. Ben de eksik kalmayayım, seneyi devriyesinde de olsa naçiz fikrimi paylaşayım dedim.

Oyunu zaten bilmeyen yoktur, yine de önce özet bir bilgi verelim.

Molière’in kaleme aldığı 5 perdelik bir oyun olan Cimri (L’Avare) ilk kez 1668 yılında Paris’te Palais-Royal salonunda oynanıyor. Hatta, o sırada kronik öksürük sorunu olmasına rağmen Harpagon rolünü Molière bizzat oynuyor.

Bu arada belirtmek gerekir ki oyunun yazıldığı dönemde tiyatro, edebiyatın merkezinde konumlanmış durumda. Gelgelelim üretilen tiyatro eserleri ya saray çevresini konu alıp halka inmekte yetersiz kalıyor ya da basit, kaba komedyadan öteye geçemiyor. Varını yoğunu tiyatroya adayan Molière’i en büyük komedya yazarlarından biri yapan şey, bu iki ucu bir araya getirmeyi başarmasıdır belki de.

Çeşitli kaynaklarda Plautus’un “Altın Çömlek” adlı komedyasına dayandığı belirtilen eser, Parisli zenginlerin para hırsı üzerine bir kara mizah örneği. Dönemin Parisli burjuva ailesinin dünya görüşü ve ahlak anlayışını Harpagon üzerinden işleyen yazar, eserinde “parayı tüm insani değerlerin üstünde tutan, kendisine yabancılaşan ve para karşısında özgürlüğünü yitiren insanları ve para temelinde biçimlenen toplumsal ilişkileri” hicvediyor.

Türkçeye ilk olarak 1869 yılında Ahmet Vefik Paşa tarafından “Azarya” adıyla, daha sonra 1873’de Teodor Kasab tarafından “Pinti Hamit” adıyla uyarlanarak aktarılan oyunun İsmail Hamit Danişment tarafından yapılan tam çevirisi 1938 yılında ilk önce Suhulet Kitabevi, sonra ise Milli Eğitim Bakanlığı tarafından basılıyor. 1961 tarihli Yaşar Nabi Nayır çevirisinin ardından 1983 yılında Sabahattin Eyüboğlu, Remzi Yayınevi için yeni bir çeviri yapıyor ve bu çeviri 2000 yılında İş Kültür Yayınları’nca da basılıyor.

Gördüğünüz üzere ister okuyucu ister tiyatro seyircisi olalım hayatımızın bir noktasında Cimri’yle karşılaşmamış olmamız neredeyse imkansız gibi. Bu anlamda kanaatimce, yazıldığı dönem için oldukça nitelikli bir eser olmakla birlikte, gelinen noktada Cimri, en basit tabiriyle, profesyonel eleştirmenlerin “artık seyirciye söyleyecek sözü kalmadı” dedikleri türden bir oyun. Tekstte bulunmayan, çoğunlukla oyuncuların hareket ve mimikleriyle ekledikleri bazı cinsel göndermeleri saymazsak bir gençlik oyunu olarak sınıflandırılabilir hatta. Bu yüzden, neden koskoca ADT’nin, üstelik genel müdürlerini (Mustafa Kurt) de başrole (Harpagon) yerleştirmek suretiyle, oynamak için bu oyunu seçtiğini anlamak çok mümkün değil açıkçası. Biz bile lise 1. sınıfta oynamak için Tartuffe’ü (Yobaz) seçmiştik. Tabii onu içinde bulunduğumuz konjonktürde sahneye koymak, bir tür kariyer intiharı olabilir değil mi? Hmm… Neyse.

Oyuna dönecek olursak…

Esasen bir fars olan eser, la Fleche’in palyaçoluğuyla sirk; Frosine’in makyajı, sahte memeleri ve kalçasıyla da commedia dell’arte kazanına düşmüş gibiydi. Bu kazanlardan üstüne sıvananlar o kadar fazlaydı ki eldeki bazı oyuncular ve Işıl Kasapoğlu’nun rejisiyle bir croquembouche olabilecek oyun, ağır bir çikolata sosuna bulanmış bir tür profiterole dönüşmüştü. Yani tatlı olmasına tatlıydı ama özellikle ikinci perdesi biraz geniz yakıyordu doğrusu.

Güzel tarafları yok muydu? Elbette vardı. Bir tiyatro sahnesinin önünde durmak, oyuncuların disiplinini ve adanmışlığını hissetmek beni oldum olası derinden etkilemiştir. Bu oyun da o disiplini hissettirecek türdeydi. Çünkü özellikle sonlara doğru sahneye tam bir şamata hakimdi ve o kargaşada, o karmaşık kostümler içinde, ufacık sahnede yolunu şaşırmayan, teklemeyen, su gibi akan bir dinamiği vardı.

Oyunun benim için en tatlı sürprizi la Fleche’i oynayan Eda Aydınlı’ydı. Bayıldım, izlemelere doyamadım desem yeridir. Kadın kaşıyla, gözüyle hatta yeri geldi ayak parmaklarıyla döktürdü resmen. İkinci gözdemse, elbette, pek çoğumuzun ilk aşkı, Susam Sokağı’nın Hakan Abi’si, Cleante rolündeki Tevfik Tolga Tecer’di. Harpagon’un bölümünüyse başlangıçta biraz fazla abartılı bulduğumu itiraf etmeliyim. Ama insanların paraya olan patolojik düşkünlüğünün varabileceği boyutları göstermesi açısından belki de böylesi bir abartı gerekliydi, kim bilir…

Kapak Resmi: tiyatronline.com

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yükleniyor …

Yükleniyor …

0

Ne düşünüyorsun?

Deniz Demir tarafından yazılmıştır.

ankara doğumlu.
okumayı mizah dergilerinden öğrendi; melankolisi annesinden miras.
ilk aşkı atilla atalay’dır.
savaş muhabiri olayım diye odtü’de uluslararası ilişkiler okudu, onun yerine finans sektörünün beyaz yakalı kölelerinden oldu.
eline bir maşa almışsa iki ucunu mutlaka şık şık birbirine çarpar.
bir hesap makinesini, clear tuşuna hunharca arka arkaya basmadan kullanmaya başlamaz.
çocukça bir şey yapmadan önce mutlaka "ben yetişkin bir insanım, canım ne isterse onu yaparım" der.
düşerse ve yüzü betona çarparsa hiç tereddüt etmeden “ah!” diye bağırır.
ilk editörü “bunu insan okuyacak vicdansız!” şeklinde serzeniştiğinden beri kısa cümleler kurmaya çalışıyor.
hala.

The Dark Knight ve Shrek, Ebediyen Koruma Altında

Brüksel lahanası sever misiniz? Peki babanız sever miydi?